BİNLERCE YILLIK ANTOGONİZMANIN CÖZÜMÜ

Prof.Dr.Haluk Şahin'in kaleminden aşağıdaki yazılar, tezimiz olan, "Çanakkale'nin dünyanın en önemli  merkezi olduğu" gerçeğini gösteriyor.
Çanakkale sadece bizim Onursal Başkentimiz değildir. Çanakkale bir çok yönden dünyanın merkezidir ve öyle kalmaya devam
edecektir.

Yeterince tarih bilenler için herhangi açıklama yapmaya gerek yok.
Medeniyetler ittifakının kurulacağı zemin Çanakkale'dir. Başka bir zeminde bu ittifak kurulamaz.

İttifak kurulmadıkca savaş, Troya savaşı hala devam ediyor olacak. Son Silahlı olan 1915 de idi. Şimdi ise Avrupa Birliği görüşmeleri adı altında devam ediyor. Troya ayıran değil birleştiren olmadıkça bu savaş başka isimler altında devam edecektir.
Bu nedenle vakit kaybetmeden Çanakkale'ye Hakkettiği Onur verilmelidir.

Dr. Enzar Töre

( Prof.Dr. Haluk Şahinden alıntı olan aşağıdaki 4 kısım yazıdan sonra, yukarıda kırmızı ile yazılan cümlenin açıklaması yer alıyor)

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu Türkler de nereden çıktı?

Ortaçağda özellikle Katolik Avrupa, Türklerin Troya kökeninden geldiğine inanıyordu. Avrupalının o zaman da sorduğu soru şuydu: "Bu Türkler de nereden çıktı? Bunlar bizden mi, değil mi?"

Troyalılar Türk müydü? - 1 / Haluk Şahin yazıyor

Tarihte bazı tartışmalar mevsim fırtınalarına benziyor: Bir süre estikten sonra duruyor. Zamanla insanlar öyle bir fırtına olduğunu bile unutuyorlar. Ama, günün birinde rüzgâr yeniden esmeye başlıyor. Bakıyorsunuz, a, aynı fırtına!
Troyalıların Türk olup olmadığı tartışması böyle bir şey. Ortaçağ boyunca Avrupa'da tüm şiddetiyle esmiş. Sonra yavaş yavaş unutulmuş. Ama zaman zaman, çeşitli vesilelerle yeniden hissettirmiş kendisini. Tıpkı şimdi, Troya filminin ardından, bir kez daha hatırlanması gibi.

İkinci filmin altyapısı mı?
Filmi görenler biliyorlar. Troya'nın tahta at hilesi sonucunda düşmesinin ardından, kent cayır cayır yanarken, güzel Helen'in sevgilisi Paris, babası Kral Priamos'un kendisine verdiği Troya kılıcını Aenas adlı bir gence (ki yeğenidir) veriyor ve ona ağzında bulundukları tünelden kenti terk etmesini söylüyor. Burada belki de yönetmen Wolfgang Petersen bundan sonra yapacağı bir filmin altyapısını hazırlıyor.
Çünkü, Aenas'ın Troya'dan kaçısı ve İtalya'ya gelerek Roma'yı kuruşu, büyük Latin ozanı Vergilius'un Aenid adlı klasik eserinin konusunu oluşturur. Bakarsınız, Troya'nın gişe başarısından memnun kalan Warner Brothers şirketi, Petersen'e Troya soyundan gelenlerin serüvenlerine ilişkin bir "epik" film daha yaptırır...

Troyalılar 'örnek-ata'
Troya savaşının öyküsü efsane ile tarih arasındaki gri bölgede olsa da, Yunanlıların kılıcından kurtulmayı başarabilen Troyalıların nereye gittikleri, neler yaptıkları hep merak konusu olmuştur. Avrupa'da bu konuda çeşitli spekülasyonlar yapılmış, özellikle şövalyeler döneminde Troyalı kahramanlardan esinlenen pek çok öykü yazılmıştır.
Anadolulu ozan Homeros'un İlyada adlı destanında sevecen bir yaklaşımla anlattığı Troya yiğitleri, birçok Avrupalı ulus için "örnek-ata" rolü oynamış; başta İtalyanlar, Fransızlar, İsveçliler olmak üzere pek çoğu soylarının Troya'ya dayandığını öne sürmüştür.
Türklerin Troyalı olduğu iddiası bunlardan biraz farklı, çünkü Türklerin Troyalı olduğu iddiası bizzat Avrupalılardan geliyor. Gerçi daha sonra Fatih Sultan Mehmet de bu iddiayı destekleyen şeyler söylüyor ama; soru, Avrupalıların kafasında beliren ve bugün bile tam olarak yanıtlayamadıkları anlaşılan bir sorudur:
"Bu Türkler de nereden çıktı? Bunlar bizden mi, değil mi?"
Bu sorunun özellikle Türklerin Malazgirt Savaşı'yla (1071) Anadolu'nun kapılarını açmaları ve Türk akıncıların Avrupa sınırlarını zorlamaya başlamalarıyla Avrupalıları sıkıştırmaya başladığını, 1453'te İstanbul'u almalarıyla doruğa çıktığını düşünebiliriz. Hiç tanınmayan, farklı bir dini olan, Asyalı bir güç hızla ilerlemektedir. Kimdir bunlar? Niçin bu kadar güçlü ve başarılıdır?

 

Türkler, Turkus'un torunları
Türklerin Troyalıların soyundan gelmiş olabileceği iddiası bu bağlamda ortaya atılır. Bu öneriye göre, Türkler Troya'nın soylu cengâverlerinden Turkus'un torunlarıdır. Troya düştükten sonra Asya'nın içlerine çekilmiş olan bu Turkusçular, intikam almak için geri dönmektedir.
Benim Türklerin Troyalılığına değinildiğini gördüğüm ilk kaynak da 6. yüzyıla gidiyor. Yani Türklerin Avrupa'ya yönelmelerinden çok öncelerine. Fransız tarihçisi Jean Poucet, "Le myth de l'origine troyenne au Moyen age et la Renaissance: un exemple d'ideologie politique" (Ortaçağda ve Rönesans'ta Troyalı kökenlilik mitosu: siyasal bir ideoloji örneği) adlı kitapçığında 6. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Fredegaire'ın şunları yazdığını aktarıyor:
"Troyalılar Avrupa'ya geldiklerinde ikiye ayrıldılar. Bir tanesi Francion'lu Frankların, ötekisi ise Turcoth'lu Türklerin ortaya çıkmasına yol açtı. Franklar Ren Nehri'ne doğru yöneldiler, ötekiler ise Tuna dolaylarında kaldılar. Bunlar kendilerine Turcoth adlı bir kral seçtiler. Türklerin adı da buradan geliyor."

Franklar ve Türkler
Yine Poucet, 1190 ile 1264 yılları arasında yaşamış olan Vincent de Beauvais'nin "Speculum historiale" adlı Latince eserinden şu alıntıyı yapıyor:
"Troya'nın tahrip edilmesinden sonra Troya askerleri ikiye ayrıldılar. Bir grup Troya kralı Priamos'un oğlu Hektor'dan torunu Francon'u takip etti; ötekilerse Priamos'un oğlu Troilus'tan torunu Turkus'un peşinden gittiler. İşte bu yüzden bugün adları Franklar ve Türkler olan iki halk var."
Görüldüğü gibi, Kral Louis IX'a sunulan ve o dönemdeki tarih bilgisini özetleyen bu eserde spekülatif değil, olgusal bir dil kullanılmış.

Kafkas dağlarının arkası
Tarih Vakfı tarafından yayımlanan Toplumsal Tarih dergisinin 116. ve 118. sayılarında bu tartışmayı geçen yıl gündeme getirmiş olan tarihçi Stefanos Yerasimos, o dönemde egemen olan algılamaya örnek olarak Andrea Dandolo adlı Venedik tarihçisinin 1354 yılında yazdığı şu cümleleri örnek gösteriyor:
"Türklerin vatanı Kafkas dağlarının arkasındadır. Kökenleri Troyalıların kralı Priamos'un oğlu Troilos'un oğlu Turkos'a dayanmaktadır. Turkos kentin alınmasından sonra yandaşlarının büyük bir bölümüyle bu yörelere sığınmıştır."
Gene Fransız tarihçisi Poucet'ye göre, 1460'lı yıllarda yazan Sebastien Mamerot adlı tarihçi de benzer şeyler yazmıştır:
"İşte bu yüzden günümüzde oralarda egemen olan Türk kadın ve erkekleri çok yiğit ve çok güçlü Hektor'un soyundan gelmektedir."
Bu arada Türklerle Troyalılar arasındaki ilişkiyi Vergilius'un sözünü ettiği "Teucri'ye bağlayanlar, bu kelimeyi 'Türk' anlamına gelen Latince 'Turci' ve İtayanca 'Turchi' kelimelerinin kaynağı sayanlar da çıkmış.

'Troya'nın öcü alınacak'
Öyle anlaşılıyor ki, ayrıntılarda farklılıklar olsa da, Türklerin Troya kökenli olduğu "mitos"u, bu dönemde Katolik Avrupasında çok yaygın kabul görmüş, adeta sorgulanmaz bir olguya dönüşmüştür. Bunu Ortaçağın sonlarında Türkiye'yi ziyaret eden gezginlerin yazdıklarından da anlıyoruz.
Örneğin, İstanbul'un Fatih tarafından alınmasından 15 yıl kadar önce Türkiye'ye gelen, bu arada Troya'yı arayan ve Bozcaada'yı gezen Katalan gezgin Petro Tafur, Türklerin Troyalı olmaları nedeniyle Troya'nın öcünü mutlaka alacaklarını yazmıştır. Hiç lamı cimi yoktur.
Ondan 5 - 6 yıl sonra (1444) gelen gezgin Anconalı Cyriac da Türklerin Troyalılığını sorgulamaya bile gerek görmemiştir. Ona göre dünyamız (ki Akdeniz o dönemde öyle görülüyordu) ikiye parçalanmıştır ve bu bölünmüşlüğe son vermenin sorumluluğu iki kavmin omuzlarındadır:
"Yunanların çocuklarının ve Troyalıların çocukları olan Türklerin!"
Anconalı Cyriac, 15. yüzyılda Türklerle Yunanlıları barış yapmaya ve uygarlıklar çatışmasına son vermeye davet ediyor!
Günümüzde Ege'nin nasıl paylaşılacağı ya da bütünleştirileceğinin tartışmasını yapan Türk ve Yunan diplomatları rollerinin bir zamanlar böyle tanımlandığının farkındalar mı acaba?
Bu dönemde Türklerle Troyalıların özdeş tutulmalarının bir örneğine de Eski İzlandaca sözlüklerde rastlıyoruz. Bu sözlüklerde "Tyrkir" kelimesinin iki anlamı olduğu görülüyor:
1) Türk, 2) Troyalı.

Ortodokslarla çatışma
Türklerin Troya kökenli olduğuna ilişkin savının özellikle Katolik dünyasında benimsenmiş olmasını, onların büyük rakipleri Ortodokslarla çatışmaları çerçevesinde açıklayabiliyoruz. Türklerin Ortodoks Bizansı yenmesi, Trakya'ya geçip Ortodoks Sırpları yenilgiye uğratması, Katolik dünyasında memnuniyet yaratmıştı. Balkanlarda Ortodoksların da, Katolik boyunduruğuna düşmektense Müslüman Osmanlıların yönetimi altında yaşamayı tercih ettiklerini söylediklerini tarihçiler belirtiyorlar...
Ama, ne zaman ki, Osmanlılar Avrupa'nın içlerine yönelip Katolikler için de tehlikeli hale geliyorlar, bu kez tam tersi oluyor, bizzat Katolikler tarafından Türklerin asla Troyalı olamayacağı yönünde savlar üretilmeye başlanıyor.

Tehdit olunca savlar değişti
Tarihçi James Harper, bu dönüşümü şöyle anlatıyor:
"Katolik Avrupa, Osmanlı İmparatorluğu'nun yeni topraklar alarak genişlemesinden ve kültürel 'ötekiliğinden' doğrudan doğruya tehdit edildiğini hissettiğinde Türklerin Troyalılığına karşı çıkan savlar büyük bir önem kazandı. Troya kökeni soyluluk ve üstün ahlaklılık işareti sayılıyordu; İstanbul ile Roma arasındaki düşmanlık artınca, bu hasletlerin düşman halka tanınmaması bir zorunluluk haline geldi. Başta Papa II. Pius olmak üzere alimler tüm enerjilerini Türklerin Troyalı olamayacağını kanıtlamaya yönelttiler." ("Rome versus Istanbul: Competing Claims and the Moral Value of Trojan Heritage" - Roma İstanbul'a karşı: Karşılıklı İddialar ve Troya Kökenliliğin Ahlaki Değeri.)
Roma'da durum değişmişti. Peki, bu sırada İstanbul ne yapıyordu?

YARIN:
FATİH SULTAN MEHMET HEKTOR'UN ÖCÜNÜ ALDIK" DEDİ Mİ?

MILLIYET 30/05/04

 

Fatih Sultan Mehmet Troya'ya gitti ve böyle dedi

'Troyalıların öcünü aldım!'

Mustafa Kemal Atatürk'ün de, Fatih Sultan Mehmet gibi, 'Dumlupınar'da Troyalıların öcünü aldık' dediği iddia ediliyor

Troyalılar Türk müydü? - 2 / Haluk Şahin yazıyor

Ortaçağ boyunca özellikle Katolik Avrupa'da Türklerin Troyalıların soyundan geldiği inancı çok yaygındı. Peki, Türkler bunun farkında mıydı? Farkında iseler bu konuda ne diyorlardı?
En azından bir Osmanlı padişahının bunun farkında olduğu hemen hemen kesin: II. Mehmet. Yani Fatih. Onun bu konuda yaptığı söylenen yorum da çağlar ötesinden yankılanarak günümüze ulaşıyor...
İleri görüşlü bir hükümdar olan II. Mehmet Arapça ve Farsça'nın yanı sıra İtalyanca ve Rumca da biliyordu. Eski Yunanca okuyabilen genç padişah için özel olarak yazılmış Ilyada kopyası Topkapı Müzesi'nde bulunuyor. Geçen yıl İstanbul'da açılan Troya sergisinde sergilendi. Fatih'in İlyada'yı bir çok kez okuduğu, Akhilleus (Aşil) ve Hektor gibi kahramanları iyi bildiği düşünülüyor.
Fatih'in Troya'ya ilişkin sözlerinin kaynağı İmrozlu Kristovulos adlı bir Rum tarihçi. İmroz bugünkü adıyla Gökçeada. Kritovulos bir çeşit saray tarihçisi olarak padişahla seferlere katılırmış. Prof. Dr. Ekrem Akurgal'ın Anadolu Uygarlıkları kitabına göre, Fatih'in yakın çevresinde bulunan bu tarihçinin tek nüsha olarak yazdığı eser yüzyıllar boyu Topkapı Sarayı arşivinde unutulmuş olarak kaldıktan sonra bulunmuş ve 1912 yılında Osmanlı Meclisi'ninde İzmir milletvekili Karolidi tarafından Türkçeye çevrilmiş.

Haksızlığın cezasını verdim
Fatih'in 1462 yılında çıktığı seferi Kritovulos anlatıyor: "II. Mehmet Çanakkale Boğazı'nı ordusuyla birlikte geçti, Küçük Frigya'ya doğru ilerledi ve Ilion'a vardı. Harabeleri ve eski Troya kentinin kalıntılarını gezerek, büyüklüğünü, konumunu, artbölgesinin genişliğini, karayla ve denizle olan ilişkisinin yararlarını inceledi. Akhilleus ve Ajaks gibi kahramanların mezarları hakkında da bilgi aldı. Anılarını ve kahramanlıklarını saygıyla andı ve bu yüce anıyı yaşatan Homeros gibi şairleri bulunduğu için mutlu olduklarını düşündü. Başını yavaştan sallayarak 'Tanrı bunca yıl sonra da olsa bu şehrin ve sakinlerinin öcünü almayı bana bahşetti. Düşmanlarını dize getirmek, şehirlerini talan etmek ve ganimeti Mysia'lılara vermek bana nasip oldu. Geçmişte bu toprakları Grekler, Makedonyalılar, Tesalyalılar ve Peleponezliler talan etmişlerdi. Onların soyundan gelenlere hak ettikleri cezayı ben verdim, o zaman ve daha sonraki yıllarda biz Asyalılara yapılan haksızlık benim gayretlerimle telafi oldu' dediği rivayet edilir."

'Biz Asyalılar'
Bu çeviriyi Stefanos Yerasimos'un "Kostantiniye ve Ayasofya Efsaneleri" adlı kitabından aldım. Yerasimos, Toplumsal Tarih dergisinin 116. sayısında çıkan yazısında, bu alıntının "resmi tarihçi" Kritovulos tarafından Fatih'in onayı olmaksızın yazılamayacağına göre, gerçeği yansıtması olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor. Görüldüğü gibi, bu alıntıda Fatih Sultan Mehmet, Troya kentinin öcünü aldığını açıkça söylüyor ve kendisinden "Biz Asyalılar" dize söz ediyor. Asyalılık hep Troyalılığın övünülen özelliklerinden birisi olagelmiş. Troya Savaşı da (tıpkı 3 bin yıl sonraki Çanakkale Savaşı gibi) başta Heredot olmak üzere tarihçiler tarafından bir Avrupa - Asya savaşı olarak değerlendirilmiş.

Asya: Soyluluğun kaynağı
1951 yılında "Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya Menşeleri Efsanesi Üzerinde Araştırma" başlıklı bir kitapçık yayımlayan tarihçi Reşid Saffet Atabinen, Homeros'un İlyada'yı yazdığı ya da topladığı dönemde Avrupa - Asya kavramının Ege denizinin doğu ve batı kıyılarına özgü olduğunu hatırlatıyor ve "Şu halde Troya menşei denilmekten maksat, Avrupa Helenlerine karşı Asya menşeidir" diyor. Yani: Bir yanda Yunanlılar, öte yanda Troyalılar. Bir yanda Avrupalılar, öte yanda Asyalılar! Avrupalı ulusların ve soyluların kökenlerini Troya'ya bağlamak istemelerinin nedeni ise, Ortaçağ'da Troya'nın, yani Asya'nın, üstün cengaverliği ve ahlakı temsil ettiğine inanılmasıdır. Avrupalı kendi soyluluğunu, kökenlerini Asya'ya bağlayarak kanıtlamaya çalışmaktadır. Üstün ve görkemli olan Asya'dır!
Fatih'in Bizans'ı mağlup ederek Troya'nın öcünü aldığı görüşüne İstanbul'un fethinden sonra Batılı kaynaklarda da rastlanıyor. Tarihçi Atabinen, Floransa şehrinde Yunan edebiyatı okutan Demetrius Chalcondylas'ın 1462 tarihinde (yani Fatih'in Troya'yı ziyaret ettiği yıl) yazdığı eserde şöyle bir söylentiyi kağıda döktüğünü belirtiyor: "Vaktiyle Troya şehri Rumlar tarafından tahrip edilmiş olup, İstanbul'un bu Troyalıların (soyundan) geldikleri söylenen yabancılar tarafından zaptı, bir çoklarının ve bilhassa Latinlerin kanaatlarına göre, tedip ve intikam eseri olarak telakki edilmiştir." Kostantinopolis'in kuşatması sırasında kentte bulunan Kardinal İsidore'nin yazdığı bir mektupta Sultan II. Mehmet'e "Troyalıların Prensi" demesi de anlamlıdır. Demek ki, kuşatma altındaki kentte de Türkleri Troyalıların devamı sayanlar varmış

Fatih'ten Papa'ya mektup
Fatih'in İstanbul'u aldıktan sonra kendisini Roma İmparatorluğu'nun varisi saydığı biliniyor. Bu yüzden ülkeden "diyar-ı Rum", Fatih'ten de "Kayzer-i Rum" yani "Roma hükümdarı" diye söz edildiği de olmuş. Fatih, bu iddiayı, biraz da, Romalılar gibi Türklerin de Troyalıların soyundan geldiklerine dayanarak yapmış olabilir mi?
Bu görüşü destekleyen önemli bir işaret var. Hem de edebiyatta deneme türünün babası sayılan Montaigne'nin denemelerine geçmiş bir "belge". Buna göre Fatih kendisine karşı kampanya açmış olan Papa II. Pius'a mektup yazarak şöyle demiş: "İtalyanlarla aynı kökten olduğumuz ve onlar gibi Rumlardan Hektor'un kanının intikamını almaya hakkım olduğu halde, İtalyanların bana düşmanca davranmalarına ve Rumları bana karşı korumalarına hayret ediyorum."

Troya Savaşı sürüyor!
Daha önce belirttiğim gibi, Osmanlı'nın yükselişi ve Avrupa'nın içlerinde ilerleyişi Katolikleri de tehdit etmeye başlayınca, o güne kadar yüzlerce yıl Türklerin Troya kökenli olduğunu savunan çevreler bu kez Türklerin niçin Troyalı olamayacağının gerekçelerini araştırmaya başlamışlardır. Papa II. Pius bunlardan biridir. Katolik dünyası Türklere karşı Hristiyanlık duvarını yükseltme çabasındadır. Aradan 500 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Katolik çevrelerin bu kez de Türklerin Avrupa Birliği'ne alınmasına karşı benzer savlar kullanmaları ilginçtir. "Türkiye alınırsa Avrupa biter," diyen Giscard d'Estaing gibi koyu Katolikler aşağı yukarı Papa II. Pius'la aynı dili kullanıyorlar. Bu anlamda Doğu - Batı çatışmasını simgeleyen Troya savaşı hala devam ediyor!

Atatürk de dedi mi?
Bu savaşın bir başka evresinde Mustafa Kemal Atatürk'ün de Fatih gibi "Hektor'un öcünü aldık!" deyip demediğine gelince... Sabahattin Eyüboğlu "Mavi ve Kara" adlı denemeler kitabında Atatürk'ün yanındaki bir subaya "Dumlupınar'da Troyalıların öcünü aldık," dediğini yazar, benzer sözleri 1921'de Sakarya muharebesinden sonra söylediğini öne sürenlere de rastladım. Ancak tarihsel belge yok. Bu konulara çok kafa yormuş sinema yönetmeni ve araştırmacı Metin Erksan bu iddianın doğru olmadığını söylüyor... En büyük Troya savaşlarından biri olan Çanakkale'de yıldızı parlamış olan ve saldırganlara karşı Asyalıların onurunu savunmuş olan Mustafa Kemal'in böyle bir şeyi söylemiş olmasa bile, söyleyebileceğini varsayabiliriz. Düşünün ki, 1915'te, yani tam 3000 yıl sonra aynı yöreye saldıran düşmanın gemilerinden birisi Akhalıların komutan Agamemnon'un adını taşıyordu.
Başka bir yazımda dediğim gibi, yakıştırma olsa da yakışan bir yakıştırma!

YARIN: TÜRKLER TROYALIDIR. TROYA'NIN BİR ANADOLU KENTİ OLARAK YENİDEN KEŞFİ...
YENİ TROYA SAVAŞLARI VE TÜRKİYE

 

MILLIYET 31/05/2004

 

Troya Anadolu'ya aitti

Troya, 1870 yılından bu yana üçüncü kez kazılıyor. Üçüncü dalga kazıları yöneten Manfred Korfmann Troya'ya Anadolu'dan bakıyordu. 1982'den beri yörede yaptığı kazılar ve Hititologların bulguları onu haklı çıkardı

Troyalılar Türk müydü? - 3 / Haluk Şahin yazıyor

Troyalılar Türk müydü sorusuna sağlıklı bir yanıt verebilmek için önce sormak gerekir: Troya neresidir? Troya nedir? Yüzyılı aşkın bir süreden devam eden arkeolojik araştırmalar, bu sorulara yanıt vermeye çalışıyor ve önemli ilerlemeler kaydediyor.
Troya, 1870 yılından bu yana üçüncü kez kazılıyor. İlk iki kez kazanlar oraya Yunanistan'dan bakıyorlardı ve kafalarındaki bir şeyi kanıtlamaya çalışıyorlardı. İlk kazıyı başlatan Alman serüvencisi, amatör arkeolog Heinrich Schliemann, bir Homeros ve antik Yunan uygarlığı hayranıydı. Bu yüzden eşini boşayıp Yunanlı bir kadınla evlenmişti. O, İlyada'nın tamamen gerçeklere uygun olduğuna inanıyor, Tahta At hilesiyle düşürülen kenti, Priamos'un sarayının kalıntılarını arıyordu. Ölümünden sonra kazılarını devam ettiren asistanı Dörpfeld de, daha gerçekçi olmakla birlikte, bu bakış açısını paylaşmaktaydı.
Schliemann, 1874'te bulduğu ve Yunanistan'a kaçırdığı hazinenin Priamos'un hazinesi olduğunu düşünüyordu. Sonradan bunun aslında tam 1200 yıl öncesine, yani MÖ 2500'e ait olduğu kanıtlandı!

Miken uygarlığı bağlantısı
Troya kazılarının ikinci dalgasını yöneten (1932-1938) Amerikalı Carl Blegen de bölgeye Atina'dan, benzer bir bakış açısıyla gelmişti. Buluntulara hep Ege'deki Miken uygarlığına bağlantı açısından bakıyor, Troya'nın Yunan uygarlığının bir uç karakolu olduğu düşünüyordu.
Bunun bir nedeni, bu arkeologların hiç de haksız olmayan antik Yunan uygarlığı hayranlığı ise, bir başka nedeni de henüz Anadolu'da bir alternatifin ortaya çıkmamış olması idi. Schliemann zamanında Hititler hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmiyordu, Blegen zamanında ise Atatürk tarafından da desteklenen "Eti" kazılarının meyveleri yeni yeni toplanmaktaydı.

Korfmann ve kazılar
Derken, üçüncü dalga kazılar için bölgeye Almanya'nın Tübingen Üniversitesi'nden Manfred Korfmann geldi. Korfmann'ın kazı geçmişinde Anadolu önemli bir yer tutuyordu. O, Troya'ya Anadolu'dan bakıyordu. 1982 yılından beri yörede yaptığı kazılar ve Hititologların bulguları onu haklı çıkardı: Troya Anadolu'ya aitti!
Troya'nın o büyük savaşın olduğu dönemde, yani MÖ 12 - 13. yüzyılda Hititlerle sıkı ilişkileri olan Wilusa adlı bir Luvi kenti olduğu artık bilim çevrelerince kabul edilmiş bulunuyor. Yoksa Troya'daki ören yerine mermer üzerinde Wilusa - Ilios levhası asılamazdı. Bu işler belediye encümeni kararıyla sokak adı değiştirmeye benzemiyor.
Troya'nın Anadoluluğu yukarıda sorduğumuz soru açısından büyük önem taşıyor. Troya Anadolulu, biz de Anadoluluyuz. O zaman Troyalılar ne? Aramızda nasıl bir bağlantı var? Irksal anlamda değilse bile, mekânsal ve tinsel anlamda onlar bizim atalarımız değil mi?
Troyalılar Türk müydü? sorusuna bir de başka bir sorunun merceğinden bakalım: Hangi Troyalılar?
1870'lerden beri devam eden kazılar Troya olarak bilinen Hisarlık ören yerinde üst üste dokuz kent olduğunu ortaya koydu. Troya'nın 3000 yılı aşkın yerleşim döneminde, bazen kesintilerle, orada farklı kavimler yaşadı. Bilinenler: Luwiler, Helenler, Romalılar... Muhakkak ki, başkaları da var.
Ve tabii, ören yerinin hemen yanı başında Tevfikiye köyünde, onuncu Troya'da bugün yaşayanları unutamayız. Son Troyalılar. Onlar kesinlikle Türk!
Troya filminde öyküsü anlatılan Troyalılara gelince... Onların Hititlerin akrabası Luviler olduğu kabul ediliyor. Hititçeye benzeyen bir dil konuşuyorlarmış. Yani bir Hint - Avrupa dili. Malum, Türkçe o dil ailesine değil, Ural - Altay dilleri ailesine ait.
Peki, o Troyalılar, kimilerine göre savaş, kimilerine göre yangın, kimilerine göre deprem sonucu kentlerini terk ettikten sonra nereye gittiler? Kimlere karıştılar? Nerelerde yerleştiler?
İşte bu soruların yanıtı henüz bilinmiyor. Tıpkı bir zamanlar Türklerin ön-atası ilan edilen Hititlerin (Etilerin) nereye gittikleri bilinmediği gibi.

YARIN: HEPİMİZ TROYALIYIZ

MILLIYET 01/06/2004

 

Hepimiz Troyalıyız

Homeros uzmanlarının araştırmaları ve arkeolojik çalışmaların ışığında İlyada'nın gerçeği yansıttığı savı güçleniyor. Halikarnas Balıkçısı, "Türklerde Etrüsk kanı var" demişti. Ya Troya kanı?

 

Troyalılar Türk müydü? - 4 / Haluk Şahin yazıyor

Troya filminde, birçok değişiklikler yapılmış olsa da senaryoya esas alınan İlyada Destanı gerçek olaylara mı dayanıyor, yoksa tamamen hayal gücünün eseri mi? Yüzyıllar boyunca çok araştırılmış bir soru bu. Son yıllarda tarihçilerin, Homeros uzmanlarının ve arkeologların yaptıkları araştırmalarla bu büyük destanın gerçek bir tarihsel fona oturduğu görüşü güçleniyor.
Örneğin, J.V. Luce adlı bir Homeros uzmanı İlyada'da adı geçen yöreleri teker teker dolaştıktan sonra Homeros'un topografyasının doğru olduğunu belirtiyor. İlyada'da adı geçen fiziksel nirengi noktaları da son kazılarla doğrulanıyor. Örneğin, destanda adı geçen mağara-pınar birkaç yıl önce keşfedildi.
Ayrıca, Hitit metinlerinin çözülmesiyle bu sav daha da kuvvetleniyor. Birkaç yıl önce çözülen bir metinde deniz ülkesi Ahhawiya (Akha?) ile Luviler arasında büyük bir savaş yaşandığından söz ediliyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu dönemde Troya uzaktaki kavimlerin iştahını kabartacak kadar zengin bir ticaret merkeziymiş. Bu yüzden saldırılara uğramış.
Troya'ya Ege tarafından bakanlar ve onu antik Yunan uygarlığı bağlantısı içinde değerlendirenler, Troyalıların da denizden gelip yerleşmiş Yunan kökenli bir kavim olduğunu öne sürüyorlardı. Bu savın bilimsel olarak savunulabilmesi artık mümkün değil. Troyalılar Anadolulu.
Kaldı ki, Homeros da Troyayı savunanların Yunanlılardan farklı diller konuştuklarını belirtmişti. Yiğit Hektor ve arkadaşları deniz ötesinden talan için gelmiş saldırganlara karşı çarpışan, farklı kavimlerden Anadolu çocuklarıydı. Bu açıdan da Çanakkale Savaşı ile paralellikler kurulabilir.

'Etrüsk kanı vardır'
Atatürk milliyetçiliği Türk'ün tanımını ırksal olarak değil, yurttaşlıkla, gönüllü bağlılıkla açıklıyor. Anadolu'da yaşayan tüm etnik grupları yurttaşlık düzeyinde Türk sayıyor. Konuyu ille kan bağına indirgemek isteyenlere verilecek en iyi yanıtın Halikarnas Balıkçısı'nın Etrüsklerle ilgili olarak söyledikleri olduğunu düşünüyorum. Güneş-Dil teorisi çerçevesinde Etrüsklerin Türk olup olmadığı da bir zamanlar tartışılmıştı. "Hayır," demişti Balıkçı, "Etrüskler Türk değildir, ama Anadolu'daki Türklerde Etrüsk kanı vardır."
Biz de, ırksal anlamda Troyalıların Türk olup olmadıklarını bilmesek de, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: "Günümüz Türklerinde Troya kanı vardır!"
Daha bile kesin olarak söyleyebileceğimiz bir şey var: "Günümüz Türkleri Troyalıdır."

Troya Savaşı devam ediyor
Troya Savaşı döneminde Troya'nın Doğu ile Batı, Asya ile Avrupa arasındaki geçiş çizgisini temsil ettiğini daha önce belirttik. Eski Yunanlılar kendilerinden farklı diller konuşan halkları "barbar" sayıyorlardı. Troya, uygarlık olarak onlardan üstün olsa bile, bir "barbar" ülkesiydi. Daha ilerideki dönemlerde, Avrupa Hristiyan olduktan sonra da Ege'nin iki yakası arasındaki uygarlık farklılığı devam etti. Batı tarafı Hristiyan, Doğu tarafı ise Müslüman dünyanın bir parçası oldu. Bu nedenle, Troya savaşları bir ganimet savaşı olsalar bile, hep uygarlıklar savaşı olarak algılandı. 1915 Çanakkale Savaşları'nda da şair Mehmet Akif bölgeye yönelik saldırının "medeniyet" denilen bir "canavar" tarafından yapıldığını söylememiş miydi?
Türkiye'nin Avrupalı olup olmadığı tartışmalarının alevlendiği 2004 yılında durumun hâlâ bu şekilde algılandığını görüyoruz. Ege'nin bir tarafında yaşayanları aralarına kabul ederken öne sürülmeyen itirazlar, öte yanında yaşayanlar için ısrarla kullanılıyor. Troya'nın günümüzdeki sahiplerine ilişkin bir "kültür" farkından söz edilmekte. Bu tabii ki, Doğu-Batı, Asya-Avrupa, Müslümanlık-Hristiyanlık farkının adlarından biridir.
Bazılarının kafasında Troya savaşı devam ediyor. Troya onlar için hâlâ o eski Troya'dır. Türkler ise çağdaş Troyalılar!

HALUK ŞAHİN YAZILARI SONU -
MILLIYET 02/06/2004
 --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Haluk Şahin hocamızın yazdıklarını okuduktan  sonra konuya devam edebiliriz.  Yukarıda  Troya ayıran değil birleştiren olmadıkça bu savaş devam edecektir.  demiştim. Şimdi bunu açıklamak istiyorum.


Truvanın önemi

Türk mitolojisi ile bölgeye ait mitoloji  bir çok yönden ortaktır.

 Athena  =  Üretici zekanın  ve adaletli savaşların tanrıçası

Asena := Er genekon destanında Türkleri ergeneondan çıkaran dişi kurt

Tanrılar Çanakkale'de yaşarlar. İda dağında. Bu Çanakkale'nin sadece istanbulu koruyan bir boğaz geçişi olmadığını da gösterir.

Hero ve Laendersin de yaşadığı yerdir Çanakkale.

Troya krallığını temsil eden Kılıç nerededir. Kılıcın sahibi kimdir. Türk halk hikayelerinde kayıp kılıç ve ve kılıcın sahibi hikayeleri ne durumdadır. Hiç kimsenin kınından çıkaramadığı ve bu nedenle kılıcın sahibi yani iktidarın sahibi olduğunu ispatlayamadığı kılıcı kınından kolayca çıkaran karaoğlan hikayesi tamamen uydurma mıdır ?

Troyadan kurtulanlar Agememnon'un geldiği tarafa mı kaçtılar yoksa içerilere ve daha içerilere çekilerek yeniden güç toplayıp geri mi döndüler.

Türklerin Anadoluya gelişi ile ilgili hiç bir savaş yoktur. Malazgirt yönetimi ele geçirme savaşıdır. Anadoluya gelme ve yerleşme savaşsız olmuştur.

Orta asya kökenli Türkleri Anadoluya getiren Troyadan kurtulanlar mıdır. Tıpkı Yenilen Osmanlıyı kurtarmak için Orta asyaya dönen ve oradan topladığı ordularla yeniden Anadoluya gelip Osmanlıyı kurtarmayı düşünen ama bunu başaramayan Enver Paşa gibi. Veya Kurtuluş savaşında Ankaraya moral destek sağlayan ( Kazım Karabekir'in) meşhur Yeşil Ordusunun gerçekleşmiş hali midir ?

Sadece Troya mı. Hellespontusdur Çanakkale. Helles'in mezarı Bolayırda değil midir ?

Ya Dardalelles. 

Çanakkale İstanbulu koruyan bir geçiş olduğu için midir tüm bu mitoloji. TANRILAR İSTANBUL İÇİN Mİ IDA DAĞINDA YAŞADILAR.

Çanakkale Dünyanın Merkezi idi her zaman. 

Agememnon'un amacı İstanbul değildi. Elbet gemiden bahsediyorum. Konstantin henüz doğmamıştı Kral Agememnon Truyayı kuşattığında. Eğer amacı istanbul olsa idi kendisinin gelmesine gerek yoktu. İçerden istanbul alınırdı. Agememnon'u sürenler bunu biliyorlardı. Nitekim sonra aynı yolla gemiler istanbula ulaşmadı mı ?  1915 deki savaş İstanbula ulaşmak için miydi. elbet Osmanlının başkentine ulaşmaktı amaç. Başkentin sınırları nerede başlıyorsa savaş orda başlamadı mı ? Ve savaş biterken İzmir geri alındıktan sonra Türk ve İngiliz ordusu neredeki telörgünün önünde geçici sınır oluşturdular. 

Istanbul  Troyadaki yerleşimin alternatifi mi ? Yoksa gelişen ulaşım imkanları ile emniyeti sağlamak için içerilere taşınmış yönetim merkezi mi ?
Troya İstanbulu korumak için mi var oldu yoksa istanbul Troyayı korumak için Troya sınırlarının genişlemesi ile yönetim merkezinin taşındığı iç yerleşim yeri mi ?
Troya başkent midir ön kapı mıdır istanbul için.
Elbet Troya Başkenttir.  Sınırları, içinde Konstantinin kurduğu ve Osmanlıya yönetim merkezi olmuş İstanbulu da kapsar.

Gelişen savaş teknikleri nedeniyle daha içeriye yönetim merkezini taşımak güvenlik amaçlı değil midir ?

Önce Troya sahilinden İstanbula ve sonra Ankaraya.

Ve Agememnonun son ordusu Polatlıya geldiğinde Ankaradaki yönetim Kayseriye geçmedi mi ?

Balkan harbinde kolayca terkettiğimiz topraklar, Orta doğuda bir gecede çekildiğimiz topraklar zaten üzerinde milli hak iddia etmediğimiz ümmet devleti osmanlının egemenliğinin kapsadığı ve osmanlının yıkılması ile ayrıldığımız topraklardı. Ya Çanakkale. Aynı ordu kendi toprağında bir adım geri gitmedi. Çünkü artık burası Milli Toprakların başladığı sınırdır. 

Anadolunun sınırsız gücü olmadan sahildeki kent Troyanın 10 Yıl kuşatmaya dayanması mümkün mü ?

Troya tek başına sahilde bir şehir devlet olsaydı 10 yıl direnebilir miydi ?

Troya o gün de Anadolunun başkenti idi bugün de Anadolunun başkentidir. Yönetim merkezi önce Konstantinin kurduğu İstanbula taşındı daha sonra ise yine güvenlik nedeniyle Ankaraya taşındı.

Ankara sadece ankara değildir bu nedenle. Troyanın yönetim merkezidir. Katliamdan kurtulan Troya halkı, Polatlıya son agememnon dayandığında Ankara meclisinin kayseriye gittiği gibi, içeriye ve daha içeriye çekilmiş ve sonrasında Mustafa Kemal komutasında çok daha güçlü olarak dönmüş ve troyanın güneydeki sahili izmirde  son agememnonun ordularını denize dökmüştür.

Yukarıda Prof.Dr. Haluk Şahinin anlattıkları hikayenin önemli bir kısmını oluşturuyor. Çanakkale Onursal Başkentimiz ilan edilmelidir derken binlerce yıldır yaşanan bir mücadelenin merkezi olan Çanakkale'ye zaten sahip olduğu bir niteliğin tescilini amaçladık.

Çanakkale olmasa idi Ankara'da olmazdı. Zaten Ankara güvenlik nedeniyle içeriye taşınmış Troyanın üstlendiği görevin yönetim merkezidir. Bu nedenle Ankaranın fiilien yürüttüğü başkentliliği aslında Troyayı temsilendir. Tıpkı sonradan olan devlet başkanlarının devleti kuran ilk başkanı da temsil etmeleri gibi. Cumhuriyetimizi Kuran Atatürk'ü sonradan gelen tüm devlet başkanları yani Cumhurbaşkanları temsil eder. Oturduğumuz her devlet makamının arkasında onun resmi bulunur. İşte Troya da Anadoluda egemenlik üzerine ne varsa onun başlangıcıdır. Anadolunun Agememnona ve onu temsil ettiği değerlere karşı verdiği  tüm savaşların onurunu taşıyan bu kente bu onur resmi olarak verilmelidir.

Kenti yıkan Agememnon ordusuna direnen Priamos'un, kurduğu medeniyete onursuzca saldıran Agememnon ordusuna, sizin hiç onurunuz yok mu diye haykırması ile Mehmet Akif Ersoy'un medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar deyişi aynı sözler değil midir.

Gelişen dünya ile artık dünya tek kutuplu olmayı hedefliyor. Herkesin iki kutup yorumu farklı olabilir. Bizim 2 kutbumuzda Agememnon ve Priamosun bi dönem tarafları oluşturduğu sonrasına Chircill ve Musatafa Kemalin tarafları oluşturduğu bir dünya var. İşgal altından  büyük yıkımla çıkan Anadolunun toparlanması yıllarca sürdüğü için son yıllarda bu iki kutuptan bir tanesi  kuzeyde gibi algılanmıştır. İki kutup denilince akla Batı ve Doğu( Sovyetler ) algılanmıştır. 

Yeniden kurulan dünya düzeninin bir daha bozulmaması için bu iki kutubun temas noktası olan Troya-Çanakkale kutupların da temas ettiği birbirine dokunabildiği ve bu nedenle elektriğini atabildiği ve antagonizma oluşturmadan bir arada yaşayabildiği bir merkez olabilmelidir. Dünya barışı için Çanakkale Önce Türkiyenin Onursal Başkenti Olmalı sonrasında ise Dünya Barış Başkenti ilan edilerek 
binlerce yıldır devam eden  bu savaşın  kalıcı barışı sağlanmalıdır. AVRUPA BİRLİĞİ  TRUVA DAHİL OLMADIKÇA BİR KUTUPTUR. Tüm kutuplar bir süre sonran gerilimin artması  ile ayrışır.

Bu ayrışmanın sonu yıldırımdır şimşektir çatışmadır. Sonunda tüm gerilim yok olur. Dinginlik başlar ancak kutup diye bir şey de kalmaz.

Var olduğunu sandığımız değerlerin böyle bir çatışma ile yok olmamasının daha kolay ve daha zahmetsiz tehlikesiz bir yolu daha vardır. O da kutuplar derinleşmeden kutuplar arasında  ortak geçiş yolları yaparak enerjinin kutuplar arasında serbestçe akmasını sağlamaktır. (Kültür ortaklığı gibi) Ortak noktalar kutuplaşmayı önler çatışmayı önler ve yaratılan tüm değerler korunur.

Çanakkalenin önce Türkiye Cumhuriyetinin Onursal Başkenti ilan edilmesi ve sonrasında Dünya Barış Başkenti (sadece ilan edilmesi değil) olması binlerce yıldır süren ve defalarca patlayan bu antagonizmanın çözümüdür. Kimse  Medeniyetler ittifakını başka bir mekanda kuramaz. Eğer medeniyetler ittifakı kululacaksa bunun zemini Troyadır Çanakkaledir.

Dr.Enzar Töre

Geri dön